Çarşamba, Eylül 10, 2014

Bekir Sıdkı Sezgin - 18 Yıl Olmuş


Bekir Bey

             Çok sefer niyet ettim Bekir Bey hakkında da bir şeyler yazmaya lakin kelimeler düğümlenip kaldı, dökemedim satırlara. Gün, hüznün günü, kulak verdiğimiz her anda dahi yokluğunun acısını fazlasıyla hissettiren üstadın bugün 18. sene-i devriyyesi. Üstad 10 Eylül 1996 günü gözlerini dünyaya kapadığında ondan bihaber ben gibi biçareler nereden bilecektik acısını yıllar yıllar sonra çekeceğimizi.

                 Bekir Sıdkı Sezgin, Türk Musikisinin yaşamış en büyük ustalarından biridir. Bugün tartışılmaktan dahi çok uzak olan, hali hazırdaki icracılarının bile bir kanaate sahip olmadıkları üslup, tavır noktasında ise büyük öneme haizdir. En azından 19.yüzyıl ve 20.yüzyıl başlarında tüm musikiye hakim olduğunu bildiğimiz hafız tavrı; Münir Nurettin Selçuk'un Paris sonrası icraları ile başka bir boyuta taşınmıştır. Münir Bey ile değişen bu anlayış tüm musiki dünyasını etkisi altına almıştır. Çok daha modern ve batı normlarının etkisini fazlasıyla taşıyan bu yeni üslubun ise zirve noktası üstad Bekir Sıdkı Sezgin'dir. İcralarından ufacık bir örneği tecrübe ettiğiniz takdirde bu kanaate varmanız çok zor değildir.

                Bekir Bey'in önemini belirtmek için kısaca özetlediğim son yüzyıl Türk Musikisi tarihini bir kenara bırakırsak, Bekir Bey'in büyüklüğünün asıl kaynağı; Türk Musikisinin ruhuna yaptığı yenilik aşısı, edep ve erdemler bütünü, bu bilinç ile yetiştirdiği öğrencileridir. Belki bu konularda ahkam kesmek haddim bile değil çünkü ilahi bir lutfa sahip üstadın hasletlerinden bu basit dil ile bahis açmak çok mümkün değil. Ben de tanımayanlar ve genç arkadaşlar için  aynı zamanda Bekir Bey'in öğrencileri olan, hocalarımız Derya Türkan ve Hakan Alvan'dan dinlediğim bir hikayeciği aktarmak isterim.
                Üstad hocalığı ve sanatçı kimliği bir tarafa şahsiyeti ile de deruni ve ilahi bir nüfuziyete sahip imiş. İnsanlar onunla konuşurken yüzüne bakmakta dahi zorlanırmış. Hocalarımız bile üstadın evine girip çıkarken göz göze gelmekten kaçınırlarmış. Aşağıdaki küçüklük fotoğrafına bakmak bile bir fikir veriyor sanırım.

            Konserlerinde yahut bir eser okurken büründüğü ruh hali ise bambaşka imiş. İcra sırasında çevresini tarar bazen denk geldiği birinin gözlerine kilitlenerek ona doğru okurmuş. Konserlerinden birinde ise bahsedilen bu durum Hanım izleyicilerinden birinin başına gelmiş. Hocanın pek farkında olmayarak yaptığı durum karşısında Hanımefendi hareketsiz, kilitlenip kalmış ve bir süre sonra dayanamayarak yere düşüp bayılmış...



             Zaman oluyor ki bayılmak için Hanımefendi'nin yerine geçmeye gerek kalmıyor bir kaydını dinlemek yeterli oluyor.
         Üstad'ın bahsettiğimiz her konudaki en önemli mirası ise oğlu Kudsi Sezgin'dir. Sanatçı kimliği ve şahsiyeti ile hepimize bir örnek olmayı sürdürüyor. Yarın yani 11 Eylül 2014 Perşembe günü ise Dede Efendi evinde, oğlu Kudsi Sezgin, Derya Türkan ve Hakan Alvan'ın katılımları ile Bekir Bey'i anacağız. Herkesin katılımına açık bir program olacak muhiblerini bekleriz..
Rabbim bizlere bıraktıklarından feyziyab olmayı nasip eylesin..


Üslubu güzeldi şakıyan bir başkaca sesti
Sezgin bize bir lütf-u ilâhi, özge nefesti
Feryadlarının âfâkı tutan nağmelerinde
Rüzgâr gibi cümle makamat sonsuzluğa esti 
                                                                             
                                                                                   Alaeddin Yavaşça

Ruhu Şad Olsun..



Cuma, Eylül 05, 2014

Çok İnsan Anlayamaz Bizden


Çok İnsan Anlayamaz Bizden


            Gün geçmiyor ki, aydın diye nitelendirdiğimiz kesimlerin ister muhafazakar ister yenilikçi olarak anılan cenahlarının müzik konusundaki türlü cehaletleri ile karşılaşmayalım. Bu durum müziği çok geniş bir çerçeveden ele aldığımızda dahi karşımıza çıkarken, günün tartışması 'Yeni Türkiye' penceresinden, kendi musiki dünyamıza bakıldığında ise çok daha komik bir hal alıyor. Yanlış anlaşılmadan belirteyim amacım asla ''ah efendim medeniyetimizin medarı iftiharı klasik musikimiz artık dinlenmiyor, bu musiki ancak kısıtlı sayıdaki meraklısının elinde kaldı, nerede o eski ihtişamlı günleri'' gibisinden lafazanlık yapmak değil. Biraz olsun Yahya Kemal'in artık içinin boşaltıldığına inandığım o sözüne kulak vermek; 
'' Çok insan anlayamaz eski musikimizden,
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden''
           Evvelallah Hoca'nın ortaya attığı ''Yeni Türkiye'' tartışmalarında tarafız. Nereden baksanız 150 yıldır özünden koparılıp kimliğini yitiren toplumumuz için bugün daha ümitvarız. Modernite ve kapitalist düzenin karşısında sergilenecek duruş için mevzi almanın vakti olduğunu düşünüyoruz  -Çoğul bir dil kullanmaya başlıyorum ister istemez. Allah'a mahsus yalnızlık, korkutuyor-.

        Tüm bunlar bir tarafa, musiki ile az çok hem hal olan birisi olarak toplumun tüm kesimlerine işlemiş bu yozlaşmanın entalijansiya tarafına bir eleştiri getirmek istedim. Kimlik arayışından söz eden, özüne dönmekten bahseden, kadim ve hakikat arayışını dilinden düşürmeyen ey dostlarım, büyüklerim, medeniyetimizin başat bir kaç dalından olan musiki alanındaki bu bilgisizliğin sebebi nedir? Böyle bir soruyu sormaktaki cesaretim ise yaşanılan üzüntü ve hayal kırıklıklarından kaynaklıdır. Bir Dede Efendi ve Itri'den başka tanıdığınız bestekarımız var mıdır? Klasik Türk Musikisinden anladığınız; dinlediğiniz bir ney taksimine yapılan ne kadar uhrevi, ne kadar huzur verici yorumlarının ötesinde nerede? Beste formlarından ne derece haberdarsınız? Tanpınar romanlarındaki bahislerden kaç adım ileri geçtiniz? Saz musikimizin yokluğundan şikayet ediliyor; her alanda göstermeye çalıştığınız o akademik tavır ve araştırmacı kimlik neden burada kendini tembelliğe bırakıyor? Elli kişilik korolar halinde icra edinilen faaliyetlerin musiki olduğunu mu düşünüyorsunuz? Basit bir nazariyat bilgisi yahut makamları ayırt edebilme yetisi bir tarafa, Nihavend ve Hicâzdan başka kaç makamı adını duydunuz? Kulağınızı dayamışken garbın duvarına duyabiliyor musunuz şarkın sesini? 

         Bu soru ve eleştirilerin hepsi kendini mütedeyyin veya bu toprağın insanı olarak tanımlayan okumuş etmişlerimize yönelik, mamafih toplumun geneline bakarsak zaten işin içinden çıkamayacak durumdayız. Değil sokaktan geçen dostlarımız, bir konsere gelme zahmetini gösteren kardeşlerimiz bile kemençe ile kanunu, tanbur ile bağlamayı ayırt edemeyecek durumda.

            İşin sadece teorisine yönelik, bir kaç genel kültür seviyesindeki bilgi ile hallolabilecek yukarıdaki soruların cevapları bir tarafa, daha bu sorunları aştıktan sonra karşımıza çıkacak olan ideolojik çatışmalara gelmiyoruz bile. Bu alanda sözüne güvendiğimiz bir kaç kişinin de ideolojik olarak çok başka noktalarda olması da işte yine işi nasıl sahiplendiğimizin göstergesi. Üstadlarımızın yerinin doldurulamaması ile hissedilen otorite boşluğu da cabası.
         
        Musiki; şiir ve mimari ile medeniyetimizin en önemli yapı taşlarındandır. Bu alandaki mevcut duruma  az çok hakimiyetim nedeniyle musiki üzerinden yönelttiğim bu eleştiriler bir çok sanat alanımızdan da gelebilir lakin ben buradan yakaladım. Musiki dünyamızın şuandaki halini ayrıntılarıyla anladığımız takdirde, toplumsal, kültürel, dini olmak üzere tüm mecralardaki ahvalimizi daha iyi tahlil edebilecek ve içinde bulunulan durumda aranan çıkış yollarına ışık tutma imkanı elde edilebileceğimiz kanaatindeyim.

         Çok şükür toplumumuzun fikir ve düşünce konusunda bir sıkıntısı yok lakin ne üzere fikr ettiğimizin daha bir önemi var. Kültür dünyası yeterince beslenememiş bir düşünce yapısından ne bekleyebiliriz. Ne kadar umudu elden bırakmasak da mevcut zihniyetin elinden Necip Fazıl gibi bir iki ismi çekip aldığımızda geriye ıssız bir çölden farksız bir kültür dünyasının kalacağı iddiasına kim karşı çıkabilir.

         Belirttiğim gibi yine de umutsuz değil aksine heyecanlı ve ümitliyim. Kültür alanına yansıyan tartışmalar bir sonraki adımların habercisi gibi. Özellikle sanat camiasının kendi içinde sağlayacağı kuvvetli bir iletişim toplumun genelinde daha güçlü yansımaları doğuracaktır. Bu konuda genç,yaşlı tüm kesimlerin katkısının önemi büyük.

          Selametle..

Pazartesi, Temmuz 28, 2014

Cemil Bey'in Sene-i Devriyyesi


Üstâd-ı binâzir Cemil'in vefatının 98. sene-i devriyesinde de rahmet ve minnetle anıyoruz..



Ey şâir-i dil-sâz cemîlü'l-'asâr,
Nağmen deliyordu sırr-ı aşkı izhâr.
Eylerdi bize pür rûh-perver mızrâb,
Elhân ile bihurûf nazm iş'âr.

Sûzişli karar verdin, eyvahi Cemil!
Bitdi o nevâ-yı şevk, bigâh, Cemil!
Tanbûr sükûta vardı; giryân oluyor,
Feryâd ediyor şu sîne, billâh, Cemil.

Mızrâb-ı ecel, âh, ey üstâd-ı gınâ!
Sâz-ı tenini etdi halel-yâb-ı fenâ.
Eyvâh, o nevâ-yı şevk bitdi, bilsen,
Dünyâda negam şimdi, ne gam oldu bana!

Tanbûr gibi âh ederim, sinem çâk,
Giryân oluyor benimle arz u eflâk.
Bir nâdiretü'd-dehr cemîlü't-tâb'ı,
Eyvâh, eritdi negam-ı âteşnâk.

Eyvâh, Cemil'e vurdu mızrâb-ı adem,
Sûz-i dili bir vech ile târif edemem.
Feryâd ediyor hüzn ile sâz-ı sînem,
Her ses, geliyor kalbe nevâ-yı mâtem.

Ey hulku cemîl, kâr-ı tab'ı ecmel,
Âvâze-i lerzedâr-ı sâzı ekmel.
Bitdi o safâ-fezâ tanîn-i tanbûr,
Biz başlıyoruz enîne, âhenge bedel.

Etdikce temevvüc, o İlâhî elhân,
Billâh, tenimde rûh olurdu lerzân.
Bir nâdire-i fıtrar idi âh, Cemil,
Bir öyle vücûdu görmez artık bu cihân.

Ey fırka-i erbâb-ı gınâya ser-tâc,
Nağmenle ederdik gamı dilden ihrâc.
Âgûşuna geldikce tanbûr, Cemil!
Gaşy eyler idi, rûhu sürûd-ı mevvâc.

Rûhumdan oâheng-i fürüzân çıkmaz,
Dilden o terennümât, bir ân çıkmaz.
Vicdâdnıma nakş olup da kâr etdi bana,
Can çıksa da, gönlümden o elhân çıkmaz.*








* Hüseyin Haşim Bey'in Cemil içün yazdığı rubâî