Pazar, Ekim 06, 2013

Alim Qasimov


Beh Beh Beeh



         Uzun zamandır hakkında bir şeyler yazmak, kayıtlarını paylaşmak istediğim büyük usta Alim Qasımov, bir konser vermek üzere geçtiğimiz cumartesi günü Konya'da idi. Konya Mistik Müzik Festivali çerçevesinde yer alan konserini dinlemek çok şükür bizlere de nasip oldu. Bu konserle birlikte açıkçası son birkaç günümün nasıl geçtiğini ben de henüz kavrayabilmiş değilim. Yolda yürürken Kayhan Kalhor ile karşılaşmanın üstüne Qasımov konseri ve sohbeti ile geçen bir Konya gezisi bu aralar idrakim üzerinde çeşitli oyunlar oynamıyor değil, tabi bu şaşkınlık ve akıl karışıklığı halinde yazacaklarım biraz uzun ve karışık olabilir affınıza sığınıyorum:),



       Alim Qasımov'un resmi internet sitesindeki giriş cümlesi ile başlamanın doğru olacağına inanıyorum;
Elə şəxsiyyətlər var ki, onların həyatını adi avtobioqrafik fartlarla şərh eləmək mümkünsüzdür. Sadə rəqəmlər,tarixlər əsil istedadın yetişməsinin, yetkinləşməsinin məğzini açmaqda acizdir. Bu, daşlar arasında zərif bir pöhrənin cücərməsi qədər möcüzəli bir hadisədir. Belə deyirlər ki,istedadlar dünyaya təsadüfən gəlmir. Alim Qasimov'un bütün həyat tarixçəsi bu kəlamın həqiqət olduğunu təsdiqləyir.
         Eski, kadim dünyada insanlar; ister cehalet olarak adlandırın ister irfan, ister safsata deyin ister adet, gelenek hep bir doğaüstü, daha özünde bir tabirle manevi olanın arayışı içinde bulunmuştur. İnsanlar büyü, efsane, kehanet, keramet gibi olaylara daha çok inanmış hatta hayatlarını bile bunlar üzerine kurmuştur. Günümüzde ise modern dünyanın bizi mümkün olduğunca manevi, ruhsal, metafiziksel olandan uzak tuttuğunu söylemek çok zor değil. İnsanı düşünen bir hayvana indirgeyen bu fikriyatın boşalttığı yeri doldurması ise çok uzak bir ihtimal. Bir yandan ise birey ve toplum algısındaki bu boşluk bir şekilde dolmak mecburiyetinde. Bunun nasıl olacağı tartışılabilir lakin başta müzik olmak üzere sanat, tüm dalları ile beraber birçok insan için bu rolü üstleniyor. Müziğin bu rolü aslına bakarsanız varlığının da ilk sebebi. Müzik bir şekilde dünyada var olmuş tüm inanışlarda yer edinmiş ve her türlü ibadette şevk arttırmak, hal değiştirmek amacıyla her daim kullanılagelmiştir. Ruh hali üzerinde birebir etki yaratarak madde ile açıklanması zor olanı anlatmayı amaç edinmiş müzik gibi bir etkileşim, bugün de insanların inancı üzerinde bile etkin bir rol oynamakta. Böyle bir ortamda gerçek sanatçıların kıymeti aşikar sanırım. Yeni dünyanın kadim sesi, şarkın bülbülü Alim Qasımov işte zihinlerde ve kalplerde oluşturulmuş böyle bir boşluğu dolduran isimler arasında en başlarda yer alıyor. Zamanın büyücüsü Alim, sesi ile zihinleri adeta dantel dantel örerek kendine bağlıyor, bu serhoşluğa kapılan nicesini de peşinden sürüklüyor.

           Alim doğduğundaki adı ile Panah çok zayıf bir bebek olarak doğmuş ve sağlık durumu hiç de iyi değilmiş. Gün geçtikçe kötüleşen Panah için doktorlar aileye fazla ümitvar olmamaları konusunda telkinlerde dahi bulunmuş. Bu ümitsizlik içinde hasta yatan Panah'ın annesi kendisi ile aynı odada yatan bir kadının tavsiyesi üzerine oğlunun adını değiştirmeyi düşünmüş. Azerbaycan'daki kadim bir inanışa göre isimler yüklendikleri mana ile kişilikler üzerinde etkindir ve şahsiyet ile isimdeki mana uyuşmadığı takdirde bunlar arasında bir çatışma çıkabilir. Kadının bu tavsiyesi üzerine anne Madine, kadına 'O halde ismi sen ver' demiş ve Panah'ın yeni ismi Alim olmuş.



        Azeri klasik musikisi, muğamın yaşayan en önemli ifacısı Alim Qasımov koca bir kültürün taşıyıcılığını yaparken bir yandan da yeni nesillere hocalık yaparak yol gösteriyor. 1999 yılında Uluslararası Müzik Konseyi tarafından UNESCO Müzik Ödülünü de layık görülen sanatçı aslına bakarsanız bence Dünyanın Yeni Yedi Harikası listesinde Tac Mahal'in yerinde yer alabilir.) Temelde İran ve Türkiye'den çok farklı olmayan bir müzik kültürüne sahip olan Azeri müziğinde doğunun malum hüznü ile Kafkas neşesini bir arada bulmak mümkün. Sanırım biraz da bu tarafı ile tüm dünyada oldukça ilgi çekiyor. Qasimov'un ülkemizde de çok seveninin bulunmasına rağmen henüz bir albümünün bile yayınlanmamış olması ise çok acı.

(- Ah biri olaydı da o düğmeye basaydı diye tabir ettiğimiz anlardan biri ve o biri basmış o düğmeye basmış:))

                 Konsere gelecek olursak Alim Qasımov'u daha önce iki kez dinleme şansım olmuştu biri Derya hoca ve Erkan Oğur ile İstanbul Caz Festivali  kapsamında gerçekleştirdikleri Aya İrini'deki efsane konser ki bir karış havada izlediğim o konserden bir kayıt paylaşıyorum sizinle,





bir diğeri ise Cemal Reşit Rey Konser Salonunda verdiği kendi konseri idi. Bu konseri de şahane bulmama rağmen Qasımov'un sesinde bir performans düşüklüğü hissetmiştim. Ee yaşlandı tabi gibi yorumlar yapmama sebep olmuştu bu durum lakin Konya'daki konser sonrası ise Alim hakkında bu tarz yaşlılık yorumlarına girişmenin aptallıktan öte gidemeyeceği kanaatindeyim, mükemmel sesine hala oldukça hakim. Mistik Müzik Festivali dolayısıyla da sanırım tüm gazeller, çoğunlukla da olduğu gibi yine Fuzuli'den seçilmişti. Alim ve Ferqana, kemançede Rauf Islamov, tarda Zeki Veliyev nağarada Javidan Nabiyev, balabanda Rafael Asgarov'un eşliğinde izleyenleri bir kez daha kendilerinden geçirdi ve defalarca alkış şiddeti ile sahneye tekrar çıkma zorunda bırakıldı. Bis için ise ayrıca teşekkürü borç bilirim.)

                 Başta da bahsettiğim gibi Alim üstün Allah vergisi yetenekleri dışında yaşadığı kültürü temsiliyeti, yaşam şekli, kişiliği, mütevazi hayatı, kızı Ferqana, torunları ve ailesi ile ilişkisi, hocalığı ve hayat anlayışı gibi bir çok konu üzerine günler ve saatlerce konuşulabilecek bir şahsiyet lakin burda da yine sözü ehline bırakmak düşüyor sanırım..


   (-Alim di Aliiim ;)

Son olarak Qasımov ve ekibinin Kronos Quartet ile yaptıkları çalışmayı dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum..Görüşmek üzere..




Haay Maşallaaah!!!


Çarşamba, Eylül 25, 2013

Neşet Ertaş

Neşet Ertaş



...bir yıl olmuş üstad göçeli 'göğnul' alemine..



.
.
.

Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Ross Daly



                           

                           Efendim Herkese Selamlar,
           Başta Derya hocanın her türlü vesile ile ballandıra ballandıra anlattığı bizlerin de ağzımızın suları akarak dinlediği ve uzun zamandır hayalini kurduğum Labyrinth Music Workshop'a gitmek; buradan da teşekkürü borç bildiğim Serbülent ağabeyin yardımları ile çok şükür daha birkaç gün önce bana da nasip oldu. Tabi ki orada geçirdiğim bir hafta sonucunda anlatacak çok şey biriktirmeme rağmen dönüş sonrası sizlere bahsedeceğim isim ilk ve çok doğal olarak Ross Daly yani bizim tabirimiz ile Roz olacak.
           Aslına bakarsanız Roz'u dünya müziği ile birazcık ilgilenildiği takdirde tanımamak mümkün değil. Böylesine çalışkan, hareketli, yerinde durmak bilmeyen her daim müzikle yaşayan bir müzisyenin çalışmalarından herhangi biri ile karşılaşmış olmanız çok muhtemel. Sizlere yine sanatçı hakkında yazılacak bir biyografiden ve kolay bir şekilde elde edilinebilecek internet bilgilerinden ziyade ufacık da olsa kendisi ile olan irtibatımdan bahsedeceğim.


                     Kemençeye olan ilgim, Sokratis Sinopoulos'in eşliği ve Youtube sayesinde belki de birçoğunuz gibi bende Roz'u ilk olarak bu video ile tanımıştım. Multi-enstrümantistliği, müziğindeki tanıdık ve ilgi çekici tınılar, sizi bir anda çevreleyen aurası ile o ilk anda da oldukça etkilendiğimi söyleyebilirim lakin o gün için aklımda sadece Yunanistan'da yaşayan İrlandalı bir müzisyen olarak kalmıştı.
                     Daha sonraları ise çok ilginç bir kişiliğe sahip Roz'un belki de bir çok müzisyenin hayallerini kurduğu fakat yaşamaya yeterli cesareti bulamadığı bir hayatının olduğunu öğrendim. İrlanda'da doğmasına rağmen küçük yaştan itibaren ailesi ile dünyanın farklı yerlerini gezmeye başlamış, belki bugünkü müzik arayışının temellerini de o günlerde atmış. İlk enstrümanı çelloya Amerika'da, ikinci enstrümanı klasik gitara ise Japonya'da başlamış lakin belli ki klasik batı müziği ile tatmin olmayarak ve yeni arayışlar içerisine girmiş. Doğu müzikleri ile ilgilenmeye başlamış iken California Monterey Festivalinde büyük üstad Ravi Shankar'ı dinleme şansını elde ettikten sonra Afgan ve Hint müziklerine daha sıkı bir şekilde yönelmiş. Başta Yunan, Afgan, Hint ve Anadolu müzikleri olmak üzere ilgilendiği tüm müzik türlerini de olduğu yerden değil müziğin direk yaşadığı ortamlara giderek birebir büyük ustalardan öğrenmeye çalışmış. Ülkemize yaptığı ziyaretlerde Ömer Erdoğdular, Necati Çelik ve Talip Özkan gibi hocalardan dersler almış İhsan Özgen gibi büyük ustalarımızdan da faydalanmaya çalışmış.


                      Bahsettiğimiz gibi bir çok enstrümanı oldukça iyi bir şekilde çalabilen Ross'un sanırım Girit lirasına olan muhabbeti biraz daha farklı. Girit'e ilk gidişinden sonra kafasında türlü planlar kurmaya başlayan Roz, Girit'e ikinci ziyaretinde 6 ay boyunca merkeb sırtında bütün Girit'i dolaşarak mahalli sanatçılarla tanışmış ve onlardan çok şeyler öğrenmiş. Girit kemençesinin en önemli ismi Kostas Mountakis'den aldığı dersler 16 yıl boyunca sürmüş ve bugün Girit lirası hatta Girit denince akla gelen ilk isim.


                          Aslına bakarsanız müzikal anlamda yaptığı işler çok önemli olmakla birlikte bence bunlardan çok daha önemli bir şey var ki başlangıçta bahsettiğim müzik okulu, Labyrinth Music Workshop.
                         Labyrinth Music Workshop Girit'in Heraklion ilinin Choudetsi kasabasına yerleşmiş ve 1982 yılında Roz'un ilk Girit macerası sırasındaki planlarının sonucu oluşmuş bir müzik okulu. Yıllar içerisinde oldukça gelişen okul içinde bulunduğu ufak kasabanın gelişmesine dahi katkıda bulunmuş. Her yılın yaz günleri -son yıllarda kışın da belli periyotlarda düzenlenmeye başlamış- dünyanın çok farklı yerlerinden davet edilen usta müzisyenler birer haftalık seminerler düzenleyerek yine dünyanın her yerinden gelen meraklı müzisyen ve öğrencilerle buluşuyor. Meraklılar belki de yan yana gelmenin bile şansını bulamayacakları büyük ustalardan dersler alarak onlarla sohbet etme, aynı sofrada oturma, kalkma, seminer boyunca beraber olma şansını yakalıyor ve seminerlere katılmanın hiçbir ön koşulu yok sadece Labyrinth sekreterliği ile irtibata geçmek yeterli. Sizlere anlatmaya çalıştığım Labyrinth müzik okulu ve Choudetsi'deki ortam için kelimelerin çok aciz kaldığının farkındayım amacım bu okuldan Choudetsi'den habersiz siz dostlarım için hiç değilse bir farkındalık yaratmak, inanın kendine has eşsiz doğası ve yine doğayla bütün eşsiz mimarisi, güzel kokuları, meyveleri, yemekleri, insanları, öğrencileri, Ross Daly'si, Labyrinth'i ile Choudetsi bir müzisyen için cennetten farksız bir ortam. Dileğim sadece müziğin konuşulduğu yaşandığı her türlü egodan ve benzeri kaygılardan yoksun bu ortamı hepinizin tadabilmesi.


(Bu keyifli video da ortamı görmeniz adına, biz de labyrinth'de iken Ross, Kelly, Zohar ve Sofia'nın Choudetsi yakınlarında verecekleri bir konserin provasından :)
                 Maddi herhangi bir kaygı ile yapılması imkansız bir organizasyonu tam bir adanmışlık ile gerçekleştiren Ross dışarıdan bakıldığında bile bir dervişten farksız bir insan, kendini müziğe adamış tam bir derviş. Her geçen sene artan bir şekilde senede yaklaşık 400 yüz öğrenciye ev sahipliği yapan Ross öğrencilerin hepsi ile teker teker ilgilenmekten geri durmuyor. İnanır mısınız? Choudetsi'den ayrılacağımız gün havaalanına bizi Ross bizzat kendi bırakarak uğurladığında şaşkınlığımı gizleyememiştim. Veda ederken kendisine sarf ettiğim modal (makamsal) ve dünya müziği ile ilgilenen herkes için geçerli olabilecek sözlerimi tekrarlamak isterim

             ...You are the Hero of us!! Ross
.
...
Sevgili Ross'a, biricik eşi Kelly'e, Saava'ya ve  Labyrinth'in tüm güzel insanlarına selam olsun:))

[1] http://www.discogs.com/artist/Ross+Daly
[2] http://www.labyrinthmusic.gr/
[3] http://www.rossdaly.gr/




Pazar, Haziran 23, 2013

John Cage, 4'33''

John Cage, 4'33''




 Müzik mi? kimisi için yaşamak iken kimisi için ömrü boşa harcamak, kimisi için ruhunun kimisi için nefsinin beslendiği bir uğraş, kimisi (nicesi:) için bir eğlence, kimisi için hayatı anlamaya bir vesile;




               
                   Hayat bir yasak ve kurallar yığınından ibaret iken sanatın da bundan payına düşeni fazlasıyla aldığını söylemek hiç de zor değil. Günümüz modern dünyasında bile sanatçı asla istediği bağımsız, rahat ortamı yakalayamıyor sürekli kurtulmak için çabaladığı bir değişmezlik ve sabitlik buhranı içinde debelenip duruyor. Toplumun kültür başlığı altında özetlediği ve halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kabul göremese bile baş tacı edilmesi zorunluluğunu hissettiği kimin tarafından ve nasıl belirlendiği de meçhul öbek eserler bütünü bu kurallar ve değişmezliğin temelini oluşturuyor. Klasik batı sanatı başta olmak üzere tüm sanat ortamlarında hüküm süren; sanatın kişisel algıların ötesinde toplum içinde bir statü edinme aracı olarak kendine yer bulması, tartışılmaz bir gerçeklik olarak her daim karşımızda yer alıyor.Sanat eserinin karşılaştırılabilir, ölçülebilir bir değerinin olması en başta hüküm süren kapitalist düzeninin pragmatist anlayışı ve en büyük kültür propogandası ile toplumun her kesimine yayılmış iken mevcut kültürel ve sanatsal koşullanmalardan soyut bir bireysel düşünce oluşturmak ne derece mümkün olabilir.
               Geleneksel sanatlar için geçerli tüm bu ve benzeri koşullanmalar en baştan kabullenilmiş iken çağdaş sanat anlayışında özgünlük tam tersine bu koşullanmalardan sıyrılabilme ölçütüne bağlı olmalı.Sanatçının bir eser vermek üzere savaştığı tüm bu konularla sanatseverler de iştigal olarak gerektiği şekilde nesnel ve öznel ayrımların farkına vararak bireysel değerlendirmelerini yapabilmelidir.
                 Şimdi sizlere tüm bahsedilen kalıplara karşı koyarak müzik dünyasında etkin bir biçimde fikri bazda yepyeni pencereler açan John Cage'in manifestosu olarak nitelendirilebilecek 4'33'' ünü dinletmek isterim ..



Cage'in eserin ilk defa seslendirildiği konser sonrası değerlendirmesi ise şöyle;
     Dinlemeyi bilmedikleri için sessizlik diye düşündüler, her yan rastgele seslerle doluydu. İlk bölümde dışardaki rüzgarın sesi duyuluyordu. İkinci bölüm sırasında çatıda yağmur damlaları pıtırdamaya başladı. Üçüncü bölümde de insanların konuşmaları ya da kalkıp çıkmaları bir yığın ilginç ses çıkardı.
     Gülmediler..hiç birşey olmayacağını fark edince sinirlendiler, otuz yıl sonra bile hala unutmuş değiller hala kızgınlar. Dostluğuna değer verdiğim arkadaşlarım vardı ve bu nedenden dostluklarını kaybettim yapmamış olduğum birşeye müzik dememi bir tür kandırmaca  olarak gördüler herhalde.[1]

                           Şimdi bunlar da neyin nesi diyen arkadaşlarım olabilir amacım asla modern sanat geyiği yapmak veya ne keyif aldım ne güzel bir parça gibisinden değerlendirmelerde bulunmak veya fark ettiğiniz gibi baştan aşağı bir John Cage yazısı yazmak değil. Elbetteki amaç bu ilgi çekici ve algı açıcı fikirleri mümkün olduğunca anlayarak faydalanmak. İster müzik için değerlendirin isterseniz hayatınızın herhangi bir alanında ki ayırmak ne mümkün hayat tam anlamıyla bir bütündür. Tüm olay insanoğlunun o küçücük beyninde bitiyor. Algı yönetimi denilen şey sanırım,sokakta yürürken, kitap okurken, yağmur yağdığında, fırtına çıktığında, uzun yola çıkınca, kös kös evde oturunca gözünüzü kulağınız dört açın her zaman orada olan ama fark etmediğiniz fark ettiğinizde belki de çok mutlu olabileceğiniz en önemlisi de yaşadığınızı hissedeceğiniz şeyleri orada göreceksiniz.
                             Herkesin kendince manyaklıkları vardır sanırım bu birçoğunuzda da olabilir yolda yürürken gözlerini kapatarak çevreyi dinleme alışkanlığı,evet yerine göre değişir tabi bazen oldukça tehlikeli olabiliyor. Bu düsturla hareket ederek çeşitli mekanlarda yolda yürürken ses kaydı alma alışkanlığı edindim. Tam da bu fikirlere denk düştüğü ve John Cage'in sessizliği üzerine de pek normal bir parça gitmeyeceği için o kayıtlardan birini paylaşmak istedim..Görüşmek üzere..


https://vimeo.com/68939157





[1] John Cage, Seçme Yazılar 'Semih Fırıncıoğlu' Pan Yayınları

Cumartesi, Mayıs 25, 2013

Ballake Sissokko & Vincent Segal

Ballake Sissokko & Vincent Segal

           Evet;) herkese selamlar,uzun bir aradan sonra yine birşeyler karaladım, kusurumuz varsa affola efendim..
           Dünyanın her yerinde ve her konuda yaşanan hızlı tüketimden müzikte elbette nasibini alıyor. Pop, rock gibi popüler müzik türleri için bu durum çok açık bir şekilde yürürken geleneksel (bu tabir ile klasik batı müziği, klasik türk müziği, hind müziği, çin müziği v.b. bir tarihi ve geleneği olan müzikleri kastediyorum) müzikler için ise durum biraz daha farklı. Bir yandan küreselleşen dünyanın ve gelişen teknolojinin de getirdiği imkanlar ile hızla dünyaya yayılan yerel müzikler insanların çok farklı kültürleri keşfini sağlarken diğer bir taraftan ise yerelden çıkıp dünyanın çok farklı kesimlerinden yan yana gelerek müzik yapan müzisyenler, etkisi çok daha büyük ve geniş olabilecek hiçbir keskin çizgisi olmayan dünya müziğinin temelini atıyorlar. Günümüzde bir Japon ile bir Kübalıyı aynı grupta müzik yaparken görebilmek hiç zor değil hatta neredeyse sadece bu çeşitliliği sağlamak amacıyla kurulmuş gruplar dahi mevcut. Klasik müziğin bittiğinin uzun zamandır tartışıldığı bu ortamda Fusion ya da Dünya müziği adını verebileceğimiz ve hiç tanımadığımız yepyeni tınıları oluşmasına imkan sağlayan bu yeni sayılabilecek müzik türünün bence 'küreselleşme'nin de üzerinde etkisi büyük olacak.



          Bahsettiğim gibi her gün sayısız örneği karşılaştığımız fusion örneklerine yakaladıkları etkileyici tını ile Ballake Sissokko ve Vincent Segal çok naif bir örnek daha sergiliyor. Yukarıdaki gevelemelerimin sebebi işte bu ikili, Afrika ve Avrupa gibi iki farklı birikimi aynı potada nasıl erittiklerini ve nasıl bir bütünlük elde ettiklerini göreceksiniz.
          Vincent Segal Fransız bir jazz çellisti olup Bumcello'nun çello kısmını oluşturuyor, biraz iyi niyetli de olsa Renaud Garcia Fons 'un (efsane kontrbassçı:) çellist versiyonu olarak değerlendirilebilir.
           Ballake Sissokko ise Malili  bir kora sanatçısı küçük yaşta babasından öğrenerek başladığı kora ile şimdi Afrika müziğinin önemli temsilcilerinden (Kendisinden önce bildiğim tek Sissokko; Paris Saint German'li futbolcu Mohammed Sissokko'nun da babası imiş:) (kora nedir diye soracak olursanız paylaştığım videolarda daha iyi görebilirsiniz ama arpın daha çok tırnakla çalınan Afrika versiyonu diyebilirim:).
           Bu ikilinin nasıl yanyana geldiğini bilmiyorum ama yaptıkları müzik gerçekten tek anlamıyla tam bir ikili performansı, enstrümandan öte kullandıkları kulakları, birbirlerini anlamaya yönelik sergiledikleri performans etkileyici, biraz repetitif olsa da bu durumu çok dinlememe de bağlamıyor değilim. Beraber yiyip içmeden böyle bir beraberliğin yakalanamayacağını her zaman dillendirmişimdir onları dinlerken bunu hissetmemek mümkün değil. Albümlerinin ilk çıktığı dönemden sonra bu sıralar yeniden sarmış durumdayım, İstanbul'da malum tüm yolculuklarımda beni yalnız bırakmayarak eşlik ettikleri için teşekkürü borç bilirim. İkili 18 Nisan 2011'de İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonunda da bir konser vermesine rağmen konser gitmek nasip olmamıştı maalesef fakat çok fazla hayıflanmama fırsat kalmadan ekim ayında Vincent Segal' in Erkan Oğur ve Derya Türkan ile bir konser vereceğini öğrenmem bende büyük bir heyecan ve beklenti yaratmıştı. Günü geldi konsere gittik fakat beklentilerin altında kalan vasat bir konserdi diyebilirim çok yetenekli bir çellist olan Vincent Segal'ın konserde bir korkuluktan öteye gidemediğini de çok rahat söyleyebilirim provasız mı çıktılar acaba (konserin heyecanı kaçmasın diye:), hastamıydı gibi kendimce bahaneler bulsamda yinede kendimi dahi inandıramadım.Çalarken ki yapmacık tavırları da cabası lakin fularlarına da hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, evet kendisini hem sevip hem nefret ettiğim doğrudur (kıskançlık olsa gerek:)




              Dediğim gibi tam da yeniden sarmış olduğum şu sıralarda ikiliden Ballake Sissokko'nun At Peace adlı, prodüktörlüğünü de Vincent Segal'in yaptığı bireysel albümünü yayınladığını öğrendim yine çok keyifli bir albüm Zekeriya Şen'in haklarındaki bir yazısından alıntılıyorum;
          Şubat başı Six Degrees Record müzik firması ile piyasaya çıkan albüm, Mali’deki yasaklanmalara vesile olan aşırı tutucu İslamcıların duymamızı istemediği müzikten oluşuyor. Bütün öldürmeler, işkenceler ve yıkımların arasında bu ayaklanmaya neden olan aşırı İslamcılar mali’de müziğe de müdahale edip engellemeye çalışıyor. Bunun en acı örneği Timbutku’da 15. yüzyıldan kalma bir antik caminin depolarında bulunan enstrümanları ve nota kağıtlarını yakmaları. Bu yeni düzene göre artık Mali’de düğünlerde müzik yasak, müzik festivalleri ise artık olmayacak. Oysa Mali’nin en önemli özelliği ve ihracat müziği. Pek çok sanatçı ve müzisyen Burkina Faso’daki sürgün kamplarına sığınmak zorunda kaldı, imkanları yerinde olanlar ise farklı ülkelere göç etti. İşte sadece bu nedenden dolayı söz konusu albüme sahip çıkıp benimsemek gerek. Hiç şüpheniz olmasın içerdiği müzik ise tüm bu olumsuzluklara rağmen sizleri en azından keyiflendirecek boyutta.  
           Neşeli, iyimser ve hülya atmosferinde süzülen bir albüm var karşımızda. Muhteşem bir manzara karşısında nasıl durup dakikalarca derinliğe bakıp iç geçirirseniz bu albümde öyle. Sissoko’nun korası ile açılışı yapan ‘Maimouna’ dinleyeni geniş bir dinginliğe davet ediyor. albüm boyunca müzik griftli olmasına rağmen her zaman samimi ve sıcak. Özellikle ‘kabou’ parçasında Vincent Segal ve Ballake Sisoko arasındaki kusursuz ahenk hiçbir şekilde atlanmamalı. Diğer nefes kesen parçalar ‘Badian’, ‘Badjourou’ ve ‘Asa Branca’.
Kıvılcım saçan  kora ritimleri müziği anında sakin bir atmosfere sürüklüyor. Vincent ve Ballke arasındaki enstrümantal atışma kesintisiz ve akıcı. Ortaya çıkan sonuç ile yüzyılların birikimin Afrika ve Batı harmanlaması. Son teknoloji ile kaydedilmiş olmasına rağmen albümde yer alan ham melodik dolu özellikle Mali müziği severleri anında kavrayacak nitelikte. “At Peace” şu an dünyamızın aç olduğu bir kavramın altını çiziyor, barış içinde olmalıyız, tüm aykırılıklara ve ayrımlara rağmen. İşte bunu bir başarabilsek yaşadığımız dünya bir kat daha güzel olacak. Müzik ise bir aracı, bu kavramı bizlere işlemek için var olan bir araç. Vincent ve Sissoko gibi müzik terzileri sayesinde de duyarlılığımızı arttırmak şart ve bu amaç için emek vermek görevimiz.[1]
Parça Listesi:
1) Maimouna  (B. Sissoko)
Kora – Ballaké Sissoko

2) Boubalaka   (B. Sissoko, A. Diabaté) Kora – Ballaké Sissoko 12 telli gitar – Aboubacar “Badian” Diabaté

3) Badjourou   (B. Sissoko)
Kora – Ballaké Sissoko, 12 telli gitar – Aboubacar “Badian” Diabaté, Gitar – Moussa Diabaté, Balafon – Fassery Diabaté, Çello – Vincent Segal

4) Kabou   (B. Sissoko)
Kora – Ballaké Sissoko, Çello – Vincent Segal

5) Nalésonko  (B. Sissoko)
Kora – Ballaké Sissoko

6) Kalata Diata  (B. Sissoko)
Kora – Ballaké Sissoko, 12 telli gitar – Aboubacar “Badian” Diabaté, Gitar – Moussa Diabaté, Balafon – Fassery Diabaté, Çello – Vincent Segal

7) N’tomikorobougou   (B. Sissoko, A. Diabaté)
Kora – Ballaké Sissoko, 12 telli gitar – Aboubacar “Badian” Diabaté

8) Asa Branca   (L. Gonzaga)
Kora – Ballaké Sissoko, Gitar – Aboubacar “Badian” Diabaté, Çello – Vincent Segal (http://vimeo.com/50284202)

9) Kalanso (B. Sissoko)Kora – Ballaké Sissoko


Görüşmek üzere
.
.






[1] Zekeriya S. ŞEN http://www.tikabasamuzik.com/ballake-sissoko-at-peace#.UaCeZUD0GSo
[2] Heather Maxwell http://blogs.voanews.com/african-music-treasures/2013/03/19/at-peace-ballake-sissoko-and-vincent-segal/

Cuma, Mayıs 24, 2013

Cuma, Mart 15, 2013

Hafız Sami, Bestenigar Gazel

Hafız Sami, Bestenigar Gazel





               Müzik, belki de sanat dalları arasında, insanlar üzerinde ki birebir ve anında tesir kabiliyeti ile farklı bir konumda yer alır ya da bana biraz öyle gelir. Yüzyıllardır temel bilim dallarından biri olarak kabul edilmesi, binbir alt dalı  ile çalışılmasına rağmen ardındaki sır perdesi kaldırılabilmiş değil ve kimsecikler tarafından da kaldırılacağı öngörülmüyor. Müziği anlamak veya anlatmak adına yine sayısız fiziksel terimin dahi geliştirildiği ortamda gerçek anlamda bir ifadeye ulaşılmak istendiğinde kullanılan kelimeler müziğin ruhun gıdası olduğundan öteye gitmiyor. Yeri gelmişken bu sözünde Niyazi Sayın Hoca tarafından aslına uygun şekilde yeniden tertiplenmiş halini de nakletmeden geçmeyeyim; 'Müzik ruhun değil, ruh müziğin gıdasıdır.' Allah herkese bu düsturla müzik yapabilmeyi nasip etsin ne diyelim.
            İşte bu ahval ve şerait içinde :) hakkında ki bu kadar bilinmezlik ve ruhani kimliği etrafında müzik etrafında sayısız mit, efsane bulunan bir alandır. Doğal olarak bu efsanelerin en önemli öğelerini ise müzisyenler oluşturmuştur. Klasik Batı Müziğinde bu alanda başı çeken Mozart ve Beethoven gibi büyük besteciler olurken Türk Müziği için bu alanda belki de tartışmasız en önde gelen isim hakkındaki efsanelerin oluşturduğu sis perdesi ardında şahsiyetini bile tam anlamıyla kavrayamadığımız Tanbûrî Cemil Bey'dir.
          Bu efsaneler dediğimiz gibi bazen gerçekleri saptırmasına rağmen bazen bilgi kaynağı görevi görmesi ve en önemlisi o müzik etrafında tüm ortamı, çevreyi şekillendirmesi ile bence çok önemli bir görevi görmektedir. Bugün Cemil Bey etrafında şekillenen bu efsanelerin bir başka önemli durağı ise sesinin güzelliği ile Cemil Bey gibi hakkındaki efsanelerin dışında da bıraktığı çok önemli plak kayıtları ile herhangi bir vesileyle kendisini dinlemiş her kalemden insanı hayretler içinde bırakan Hafız Sami'dir. Hafız Sami sesinin eşsiz lezzeti ve anlaşılmaz musiki kabiliyeti ile her dönemde dinleyenlerini şaşkınlıklar içinde bırakmıştır. Yaşadığı devrin ötesinde Türk müziğinin en önemli dehalarından Zekai Dede'ye sesinin dinletilmesi ve meşk talebi için götürüldüğü gün Zekai Dede'nin verdiği 'oğlum sana Hüda meşk etmiş' cevabı sanırım Hafız Sami'yi anlamak için en geçerli açıklama olacaktır.



                     Henüz eski hafızlarımızın kayıtlarını yeni yeni dinlediğim dönemlerde bir dostumun tavsiyesi ile kayıtlarını edinip dinlemeye çalıştığım Hafız Sami belki de derinliğine nüfuz edemeyişim sebebiyle beni çok da etkilememişti lakin bir yolculuk sırasında dinlediğim bu bestenigar gazel nedense bir başka ilgimi çekmişti, kayıt ikinci dakikaya girip Sami'nin tizlerde açtığı meyana geldiğinde ise bir anda beni yerimden hoplatmıştı ve yolculuk yaptığım tren içinde duramayarak sağa sola yürümeye hayretimi bir taraflara aktarmaya çalıştığımı hiç unutamam. O gün Hafız Sami'nin dünyasından ufak bir pencerenin bana doğru açıldığını anlamıştım.
                     Bir camide ezan okuduğunda camdan düşenlerin olduğuna mı, gelme ihtimalinin duyulduğu camilerin tıka basa dolup izdiham çıktığına mı, onu dinlerken kendini yerden yere atan, bayılanlar olduğundan mı, annesini kaybettikten sonra yaşadığı yarı meczup hayattan mı hangisinden bahsetsek bu büyük dehayı anlatmaya yetmeyecektir. Hakkında en kapsamlı yazı son demlerinde daima yanında olan dostu ki öldüğünde bile yanına gömülmek istemiş ve annesinin dibinde yatan Hafız Sami ile aynı mezarlıkta Edirnekapı mezarlığında defn olunan Ali Rıza Sağman tarafından yazılmıştır. Daha fazla malumat edinmek isteyenler Ali Rıza Sağman'ın yazdığı bu 'Meşhur Hafız Sami Merhum' kitabına başvurabilirler.Kitaptan bir alıntı ile yine Sami'ye kulak verelim;
                      “Hafız Sami’yi tamamıyla anlamamız ve anlatmamız için gereken ölçüye malik bulunmuyoruz. Çünkü bu ölçü alelâde yani tabiatın “âdet” adını taşıyan prensiplerine uyarak yaşamaktaki kimseleri ölçebilirse de Goethe, Hamit, Neyzen, Hafız Sami gibi bu prensiplere istihza gözüyle bakan ve bu prensiplere tıpatıp uymayı meşhur “cüce hikâyesi” ne konu olmak manasına alan fevkalade şahsiyetlere tatbik edilemez.”






          Sami'nin sanal alemde olmayan ya da benim pek denk gelmediğim kayıtlarını paylaşayım istedim. Bu kayıt da oldukça temiz ve güzel bir kayıt sanırım nihavendi de mevcut ama bulamadım.
          Sami ve Cemil Bey'in aralarında geçen bir diyaloğu da aktararak nokta koyalım;
          “Sultan Reşat’ın büyük oğlu Ziyaeddin, saza meraklı olduğu için, Hafız Sami’nin de okuyucu olduğu musiki toplantıları tertip etmektedir. Bir gün söğütlü yatında yine böyle bir meclis kurulmuştu. Tanbûrî Cemil, Hafız Osman o zamanki darülaceze muhasebecisi hafız İsmail… Fakat seslerin en şahanesi Hafız Sami’nin hançeresinden fışkırmaktadır. Tanbûrî Cemil fasıl sona erdiği bir ara Hafız Sami’nin yanına yaklaşarak;
            —Bundan sonra, senin bulunmadığın mecliste tanbur çalmak bana haram olsun… Meclisi ihya ettin. Çok yaşa hafızım!
            Her vesileyle söylerdi;
            —Ben, bu iltifatı, şehzadenin altınlarına değişir miyim?








Çarşamba, Şubat 13, 2013

Perviz Meshkatian , Bidad

Perviz Meshkatian , Bidad



               İran'ın yetiştirdiği en önemli müzik adamlarından olan Perviz Meshkatian müzik hayatına küçük yaşta babasından aldığı eğitimle başlamış ve girdiği Tahran Sanat Akademisinde devam etmiştir. Nour Ali Boroumand ve Dariush Safvat gibi ustalardan dersler alan Meshkatian kısa zamanda radif (Fars Klasik Müzik repertuvarına verilen genel ad) hakim olmuş Mirza Abdollah'ın santur ve setar için radifleri üzerine yoğunlaşmış.
               Yıllar içinde büyük üstad Perviz Meshkatian dünyanın bir çok yerinde kullanılan, bir çok geleneksel müzikte önemli yer edinmiş santur gibi bir sazın İran klasik müziğinde çıktığı noktayı en güzel şekilde gözler önüne sererek klasik şiire de olan hakimiyeti ile sayısız da beste vermiştir. İran İslam Devrimi sonrası bile rejime karşı duruşunu açıkça sergileyen Meskatian, öncülerinden olduğu Chavos Sanat ve Kültür Vakfı, maestro gibi kullandığı santuru, yayınladığı sayısız çalışmayla kendisinden sonra gelen jenerasyonda ki bir çok müzisyeni derinden etkilemiş büyük bir sanatçıdır. Mohammad-Reza Lofti ve Hossein Alizadeh gibi müzisyenlerle oluşturdukları yeni beste anlayışı ile geleneğe bir yenilik aşısı yaptıkları düşünülmektedir.
              21 Eylül 2009'da vakitsiz bir şekilde hayatını kaybeden sanatçı için o gün yapılan bu biyografik video onu az çok tanımak için güzel bir kayıt.





               Parviz Meshkatian yaptığı çoğu albüm ve çalışma oldukça etkileyici iken ben İran için de bir çok yeniliği barındıran belki de Shajarian'ı da barındırdığı :) ve onlarla tanışmama vesile olduğu için, ilk olarak 1979'da yayınlanan Bidad (Adaletsizlik) albümünü sizinle paylaşmak istedim. Bestelerini Parviz Meshkatian'ın yaptığı, Mohammad Reza Shajarian'ın 'Devrim sonrası ezilen halkın sesi olmak adına yaptık' dediği ve bunun sonrasında türlü sansürlerle karşı karşıya kaldıkları albüm 2005 yılında yeniden yayınlandı.

                      Bidad (1979)                                                        Bidad (2005)















                                           Bidad (1979)

01 - Maghadame
02 - Saz,Avaz
03 - Souz Va Godaz
04 - Edameh Saz,Avaz
05 - Yaad Baad
06 - Pish Daramad-e Homayoun
07 - Chaharmezrab-e Homayoun
08 - Saz,Avaz
09 - Chaharmezrab-e Bidad
10 - Edameh Saz,Avaz
11 - Chaharmezrab-e Oshagh
12 - Edam-e Saz,Avaz
13 - Saz,Avaz
14 - Halak-e Man

Albümde Meshkatian ve Shajarian'ın dışında başta;
Mohammad-Reza Lofti (Tar)    olmak üzere
Ardechir Kamkar (Kamancha)
Jamsid Andalibi (Nay)
Zeidollah Tolou'i (Tar)
Nasser Farhangfar (Tombak) gibi önemli müzisyenler bulunmakta...


        70'lerde yaşananlardan sıkılarak evine çekilerek çalışmalarına ara verdiği bir dönemde kendisine yöneltilen soruya verdiği cevap;
     'They're ripping my lover's heart apart..and I am watching...that is a terrible sight for me..'

       Çeviriyi de çevirmek istemedim :). Albümün kayıtlarını her zaman ki sebeplerden paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız kaldım albümü bulamayıp edinmek isteyen olursa iletebilirim.

          Dünya'nın her tarafından müzisyenin bir araya gelerek müzik yaptığı günümüzde temelde bir Türk müziği dinleyicisi olarak Meshkatian ile Niyazi Sayın, Necdet Yaşar gibi ustalarımızın yan yana geldiğini hayal etmeden duramıyorum lakin düne kadar beraber yaşadığımız İran ile aramıza çekilen o yüksek duvarları bugün bile aşmak çok zor görünüyor..Ama umutsuz olmamak lazım sanırım artık gün saymaya başladığımız bir konser bu özlemlerimizi az da olsa giderecek cinsten, İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonunda gerçekleştirilecek olan konserde Yunan,Türk ve İran kemençelerinin en önemli isimleri bir araya gelecek. Kayhan Kalhor'u ağırlayacağımız, 5 Mart'da gerçekleştirilecek konseri kaçırmamanızı öneririm.
         
         Madem albüm kayıtlarını paylaşmadık Meshkatian'ın kurduğu Aref Topluluğunun bir konser kaydını paylaşalım o zaman. Görüşmek üzere..


.
.




Pazar, Şubat 03, 2013

İhsan Özgen, Şehnaz Taksim


İhsan Özgen, Şehnaz Taksim






 
  Herkese Selamlar  
       
             Bu yazıda sizlere efsanevi Acemkürdi taksimi özelinde İhsan Özgen'den bahsetmeyi planlarken, geçtiğimiz cuma günü -bu geçtiğimiz cuma yazının bitmesi uzadıkça daha geçmişte kaldı tabii- çok güzel bir sohbet ortamında İhsan Hoca ile bir arada olma şansını yakaladık. Öncelikle Necati Çelik hocanın ofisinde gerçekleşen bu sohbetin organizasyonunda büyük emeği geçen sevgili dostum kemençe ustası, lütiye Murat Yerden'e ve Necati Çelik'e teşekkürü borç biliriz efendim.
          Sohbetin gerçekleştiği gün tabi ki büyük heyecan ile başladı organizasyonun bize verdiği keyif dolu sorumluluğu yerine getirmek üzere sayın hocamız Erol Deran'ı evinden almak için Çengelköye gittik. Hocamızı aldıktan sonra Çengelköy, Kadıköy arası yolculuğumuzdaki sohbet ise ayrıca keyifliydi. Yol boyunca Erol Hoca'nın güzel sohbetinin dışında kendimi bazı düşüncelerden de alıkoyamadım. Yıllar önce Klasik Türk Musikisi ile yeni yeni ilgilenmeye başladığım dönemlerde Necdet Yaşar'ın Cemil Bey için anlattığı: 'o dönemde Cemil'in plaklarını dinlerken bir uçta Niyazi bir uçta ben bir gramafonun etrafında dervişler gibi dönerdik' hikayesine benzer şekilde bir gramafonun etrafında dönmesem de kendimden geçerek günlerce Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, İhsan Özgen ve Erol Deran'nın kayıtlarını dinlediğimi daha dün gibi hatırlarım. O vakitler bu üstadları dinlerken onlar haklarındaki türlü tasvvurlarım dışında bana yıldızlar kadar ulaşılmaz gelirlerdi. Fakat gün geldi çok şükür hepsi ile çeşitli imkanlar dahilinde bir arada olma, sohbet etme şansını yakaladım. Bu insanların kıymetlerini sizlere teker teker anlatacak değilim lakin İhsan Özgen'in pek nadir sanatçıya nasip olacak şekilde çalışındaki o insanı bir anda çevreleyen efsun ve engin çok yönlü sanatçı kişiliği ile başkaca bir yerde konumlandığını belirtmem gerekir.
            Bir kaç ay evvel yeni çıkan kitabı 'Avludaki Ses' in imza günü vesilesiyle Pan Yayıncılıkta gerçekleştirilen söyleşi ve cuma günkü sohbeti neticesinde beni en çok şaşırtan İhsan Hocanın kendini, konumunu, yaptıklarını ciddi manada ehemmiyetsiz şeyler olarak değerlendirmesi oldu. Bu elbetteki resimden edebiyata müziğe sanatın bir çok alanında muktedir olan sanatçının değerlendirmesinde haklı olduğunun değil belkide onun sanatsal ufkunun ne kadar uçsuz bucaksız olduğunun ve bir sanatçı için şart olan zor beğeni ölçütüne ne kadar sahip olduğunun göstergesi olabilir. İlerlemiş yaşına ve pek iyi olmayan sağlık durumuna rağmen hala büyük bir heyecanla yeni projeler, eserler peşinde koşması da tabi ki onun sanat aşkının en güzel ifadesi.
            Sohbete dönecek olursak Erol Deran ile ofise vardığımızda İhsan Hoca gelmiş ve yerini almıştı Erol Deran ile İhsan hocanın sıcak kucaklaşması hemen ardından Mutlu Torun'un gelmesi selamlaşmalar derken pek fazla bir yönlendirmeye ihtiyaç kalmadan biz meraklıların seyrinde sohbet başladı. Genel itibariyle Boshoporus ekibinin toplandığı günde hazırunda başta İhsan Özgen, Erol Deran Mutlu Torun, Gürmen Türkan, Necip Gülses, Derya Türkan,Necati Çelik olmak üzere adını sayamadığım bir çok musiki muhibbi bulunmaktaydı. Aslına bakarsanız belli bir plan çerçevesinde gerçekleştirilmiş gibi gözüken toplantıda ki temel amaç Necati hocanın da dillendirdiği üzere bir arada olma hissiyatı idi. Ustaların birbirleriyle hasret giderdiği ve geçmişi yad ettiği günde bahsi geçen çoğu anı İhsan Özgen kitabı Avludaki Ses'de hikayecikler halinde paylaşmış olmasına rağmen bizim karımız hikayelerine bir tarafından ortak olup, kendi ağızlarından dinlememiz oldu.
             Kendi ağızlarından dinlediğimiz bir başka şey var ki tarifi imkansız düşünün ki Cemil Bey size taksimlerinden birini anlatıyor nasıl yaptı, nerede yaptı, o sırada aklından neler geçiyordu. Bu defalarca dinlediğiniz, türlü yorumlar ile analiz etmeye çalıştığınız eşsiz bir taksime bir tarafından dahil olmak gibi bir şey. İşte günün belki de en önemli hatırası olan Boshoporus'un Yunanistan'da gerçekleştirdiği bir konserde Erol Deran'ın ''Orada yokluk vardı'' diyerek özetlediği İhsan Özgen ve Erol Deran'ın müşterek yaptıkları Şehnaz Taksim.



              Sohbet sırasında ara ara taksim ile ilgili anılara tekrar tekrar dönülse de ustaların taksim dinledikten sonra kısacık olarak anlattıkları:
İhsan Özgen: Senin girişte yaptıkların bana ilham vermiş. Oradan ilham alarak geliştirmişim.
Erol Deran: Aslında orada taksimler taksim edilirken, herkesin taksimi ayrı müşterek olanlar ayrı idi ve bu benim taksimim olacaktı ama iyi ki olmadı. Bu beraberlik her zaman olacak bir şey değil.
               Ben ağır ağır taksime girip biraz gezindikten sonra alttan alttan kemençeden bir dem sesi yükselmeye başladı. Baktım İhsan 'geliyorum geliyorum' diyerek geliyor bende cevap verdim 'buyrun'. Ama iki enstrümanın bir oluşu ve o bir enstrumanın da zaman zaman yay sesi zaman zaman da mızrap sesi çıkarıyormuşcasına çalışı, her zaman olacak bir şey değil, o işte karşılıklı sevgi saygı ile olur başka türlüsü pek mümkün değil.

             Yukarıda sohbet günündeki kayıtta taksimin baş kısmı eksik olduğu için tamamını da paylaşayım istedim.



               Taksim hakkında aslına bakarsanız çok da söylenecek bir şey yok. Bir de yine aynı gün bahsedilen İhsan Hocanın ilk taksimi; Ankara radyosunda bir solo programı sırasında icra ettiği Arazbarbuselik taksim var ki o da başka bir yazının konusu.
               Çok şükür ki Mesud Cemil'in Kutbü'n Nayi Osman Dede için hayıflanarak dillendirdiği;
                     ...''Bir musikişinas olarak Osman Dedeyi; maalesef fonografın icadından evvelki bütün talihsiz musikişinasların mahkum oldukları, ebedi bir sessizlik perdesi arkasında tahayyül etmeye mecburuz.''...
                 sözü en azından İhsan Hoca için ve Niyazi Sayın, Bekir Sıdkı Sezgin, Necdet Yaşar, Erol Deran gibi ustalarımız içinde geçerli olmayacak ve dileriz onların kayıtları ilelebet her türden musikişinasın bir rehberi olma vazifesi içinde varlıklarını sürdürecektir. Sanatın herhangi bir dalı ile meşgul olan herkes anlayacaktır ki bu insanları anlamaya çalışmanın inanın bizlere katacakları hiç de azımsanacak derecede şeyler değil. Bu hususta çok da keyifli bir kitap olan İhsan Hocanın anılarını ve fikirlerini paylaştığı kitabı Avludaki Ses, Türk Musikisi meraklıları için zaten oldukça ilgi çekici iken konu ile alakasız herkesin de keyifle okuyabileceği bir kitap, tavsiyemdir.


Salı, Ocak 08, 2013

Derya Türkan, Minstrel's Era

Derya Türkan, Minstrel's Era


                 Herkese selamlar blog yazma heyecanımız henüz üst seviyedeyken gene birşeyler karalayalım dedim. Daha çok albümler ve farklı kayııtlar paylaşmak istediğim blogumda öncelik kendimce mühim isimlere oldu tabi. Hazreti Cemil'e gerekli selamı verdikten sonra akla gelen ilk isim elbetteki benim gibi biri için Derya Türkan'dan başkası olamazdı. Derya hoca hakkında aslına bakarsanız günlerce de konuşulabilir fakat sanırım  makbul olan çok uzatmamak.
                 Hiç tanımayanlar adına ufak bir giriş yapacak olursak. Günümüzün en önemli İstanbul kemençesi sanatçısı olan Derya Türkan aynı zamanda uluslarası anlamda da çok önemli bir sanatçıdır. Sadece Türk Müziği ya da genel anlamda müzik için değil milletimizin yetiştirdiği cihanşümul sanatçıların başında gelir. 1973 yılında müzisyen bir aile de doğan Derya Türkan'ın müzikle hemhal olması da çok üzün sürmemiş. Onun da hayatında bir dönüm noktası rolünü sanırım yine Tanburi Cemil Bey üstlenmiş. İhsan Özgen'in öğrencisi olarak girdiği bu uçsuz bucaksız alemi ise bizler için dar etmekten geri durmamıştır.
                  Kendisi hakkında ayrıntılı bilgiler farklı mecralardan edinilebilir fazla da uzatmadan sözün bittiği yerde müzik başlar düsturu ile kelimeler ile anlatamadıklarımızı müzik ile anlatmaya gayret edelim. Benim kendisini ilk defa tanıdğım çalısması Minstrel's Era albümü hala tekrar tekrar dinlediğim, her seferinde hayretlere gark olduğum ve daha da ileri giderek müzik nedir sorusuna verdiğim cevap olan albümden birkaç eser dinletmenin uygun olacağını düşündüm.




              Bir çoklarınca küçüklüğü ile şaşırılan ve boyutuna oranla çıkardığı sesin derinliği ile hayret uyandıran, 'Tanburi Cemil'i yoldan çıkaran çalgı genç efendisi'ne nasıl da itaat ediyor. Bir noktadan sonra konuşmaya ve birşeyler anlatmaya başladığını düşünmek inanın çok kez duyduğum, karşılaştığım bir tepkidir.
               Kemençe bir yüzüyle oldukça hüzünlü, lirik bir yüzüyle ile oldukça neşeli bir enstrümandır lakin o neşesinde bile F.Kafka'nın güzel ifade ettiği 'mutlu olmaktan korkma, daha yüce bir amaç için kendine acı verme tutkusu' gibi derin bir ruh hali, bir hüzün veya korku bulunabilir. İşte böyle bir enstrümanı 'yenmek', dinleyenlerine duyduklarına kemençeden önce Derya Türkan dedirtmek bu yüzden ne kadar önemli ve ne kadar zor. 
              Derya Türkan'ın Türk Müziğindeki konumu, önemi, taksimleri, vizyonu, icracılığı, kemençe icrasına getirdiği yenilikler, farklı müzik türlerinde verdiği eserler ve bu konudaki kabiliyeti, hocalığı, besteciliği, yaptığı ve katkıda bulunduğu diğer projeler, albümler gibi tüm konular hakkında başta dediğim gibi günlerce konuşulabilir. Ve eminim günümüzde dahi yapılıyor olması muhtemel, hakkında daha çok yazı, makale, tez yazılacak çeşitli çalışmalar yapılacaktır fakat bu çalışmaların hiçbiri dinleyeceğiniz kayıttan daha içerikli olamayacaktır.





                       03:55'deki şevk ve cezbe haline dikkatinizi çekerim. Bu hali Derya Türkan dinlerken her an yaşayabilirsiniz. Müzik dinlerken genel anlamda geçerli olabilecek şekilde bu kayıtları hafif yüksek sesle ve kulaklıklar ile ortamdan soyutlanarak dinlemenizi tavsiye ederim. Özellikle iyi dinleyenlerin aşina olduğu Derya hocanın o küçük çarpmaları, glissleri, ufak hareketleri can yakacak cinsten önünüze serilecektir. Ayrıca tabi ki elinde olmayanlar albümü edinerek mp3 kalitesinin üstüne çıkmalılar.







                         Kemençe sanatçısı Derya Türkan, 17. yüzyılda İstanbul'da yaşayan Avrupalı besteciler tarafından notaya alınan ve Osmanlı padişahlarının saraydaki has odalarında dinledikleri besteleri yeniden yorumladı. Albümde Batılı ve Doğulu çalgılar yeni bir ses sentezi ortaya koyuyor."


1 - Sürgün
2 - Nikriz Peşrev
3 - Rast Peşrev
4 - Sahara
5- Nihavend Peşrev
6 - Buselik Peşrev
7 - Nihavend Semai
8 - Minstrels Era
9 - Mevc-i Derya Peşrev
10 - Kürdi Peşrev












Perşembe, Ocak 03, 2013

Tanburi Cemil Bey



Tanburi Cemil Bey, Pesendide Taksim

                                   
         Efendim tekrar merhaba, tembelliği elden bırakırsak eğer en azından çok kısa olmamasını umduğum yayın hayatıma başlarken müzikle ilgili her işin başında yapılması gerektiği gibi Hazreti Cemil'e selam etmemek olmaz idi.
          Şahsen şu zamana kadar Cemil Bey'i dinleyerek öğrenebildiğim tek bir şey var ise o da bir şey öğrenemediğimdir lakin bunun hiçbir zaman vazgeçmek gerektiği anlamına geldiğini düşünmedim.  Tanburi Cemil Beyi'in sanatını anlatmak bana ve pek çok kimseye de :) kabil olamayacağı üzere üstadın hepsi birbirinden güzel taksimleri arasında Cemil muhiblerince, Gülizar Taksim ile başa oynayan Pesendide Taksimine kulak vermenin uygun olacağını düşündüm.Defalarca dinlenmesine rağmen ilk an ki heyecanından hiçbir şey kaybetmeyen bu kaydın günümüze ulaşmasına ne kadar şükretsek azdır.         

                      Kemençe ile Pesendide Taksim Tanburi Cemil Bey


                 
           Bu kaydı her dinlediğimde kendisi ile tanışma şansını elde edemesem de Cemil muhibleri arasında önemli yere sahip olarak gönlümüzde de aynı yeri edinen Mustafa ( Sazeri ) Ustayı da anmadan edemem. Onun da dediği gibi 'pesendide ve taksim gibi sözcükler esere verilen bir isimden ibarettir. Pesendide, taksim gibi kelimeler ile ifade edilemez, Cemil bu eserde kendi macerasını anlatıyor.' Fehmi (Kılınçer) ustadan dinlediğimiz bir başka hikayeye göre Mustafa Usta, Cemil beyin bu taksimini  bir kasedin her iki yüzüne de arka arkaya kaydederek günlerce sadece o kasedi dinlermiş. İşte kayıt bitip karar sesi duyulduğu anda sanki hiç bitmeyen bir musiki edasıyla tekrarını isteten bu taksim Cemil'in eşsiz dehasından sadece ufak bir örnek.


                 Tanbur ile Gülizar Taksim Tanburi Cemil Bey  



      Madem Gülizar taksimi de ayrı bir yere koyduk onu da dinlemeden etmeyelim dedim :).
      Elbetteki Cemil Bey'i tanıtmak iki kayıtla olacak iş değil sadece Cemil'in halet-i ruhiyesine açılan ufak bir kapı olabilir. Bu maksatla Cemil Bey ile henüz tanışmamış veyahut günümüz kayıtlarının verdiği alışkanlıklar ile plak cızırtılarına takılarak pek dinlememiş arkadaşlara Çoban Taksim ve Yanık Ninni plaklarını dinlemelerini tavsiye ederim elde edinecekleri ilginç tecrübeler ilgilerini hiç tahmin etmedikleri alanlara yöneltmelerine sebebiyet verebilir.


       ...''Hanende hâfızın billûr gibi sesinde çağlayan türkülerin içli nağmeleri ve Cemil Bey’in “ışıklı dantelâlar”a benzeyen eşsiz taksimleriyle kendinden geçen Yahya Kemal, yıllar sonra bu hatırayı çok renkli sohbet üslûbuyla Mesut Cemil’e anlattıktan sonra, “O zaman,” demiştir, “karşımda altın bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim!''...